Yazı dizimize, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'den Hz. Muhammed'e ( salat ve selam hepsine ) kadar geçen süredeki Hicaz ve Mekke Araplarının dinlerini inceleyerek devam ediyoruz.
6- “Mekkeli müşrikler Allah’ı bilmiyorlardı, Vahiy ve Peygamberlik kavramlarını da bilmiyorlardı. Onlara, Allah inancını ve din kavramlarını Hz. Muhammed öğretti.” “Hac, Namaz, Oruç, Sadaka, Kurban, Abdest, Gusül v.b. ilk defa Hz. Muhammed tarafından getirilmiştir.”
İnsanların kafasındaki vahim derecede yanlış tasavvurlardan birisi de, Hz. Muhammed’in içlerinden peygamber olarak gönderildiği 7. YY Mekke toplumunun dinidir. Klasik tarihi bilgi ve ayrıntıların, Hz. Peygamber’den ( selam ona ) sonraki siyasi kavgaların ve meşruiyet arayışlarının sonucunda dönüştürülmesi, örtbas edilmesi sonucu bu “UZAYLI MEKKE TOPLUMU” algısı oluşturulmuş ve devam ettirilip bu güne gelmiştir.
Kafalardaki bu çok yanlış tasavvura göre Mekkeliler, Allah’ı bilmeyen, Peygamberlik, Vahiy, Kitap kavramlarını tanımayan, abdest,gusül, namaz, hac, oruç, sadaka, kurban gibi nüsuklardan habersiz, sadece elleri ile yaptıkları taştan tahtadan heykellere tanrılar diye ibadet eden insanlardır. Sadece, Hubel, Lat, Uzza, Menat v.b. isimleri verdikleri tanrılarının, kendilerini ve tüm kâinatı yaratıp yöneten ilahlar olduklarına iman etmektedirler. Çevrelerinde yaşayan Yahudi ve Hristiyanları kendilerinin dini ile hiç alakası olmayan dinlere mensup kişiler olarak görmektedirler. Bu tasavvur çok yanlış bir tasavvurdur.
Bu tasavvur, ne tarihi belge ve kayıtlarla ne de Kuran’da anlatılan Mekke toplumu ile uyuşmamaktadır ve çok büyük yanlışlıklar içermektedir. Bu yanlış tasavvur maalesef kuşaklar boyu ve günümüzde İslam dinine göre yaşadığını iddia eden büyük kalabalıkların din algısını da olumsuz yönden etkilemiştir. Şimdi o dönemki Mekke Toplumunun nasıl bir inanca sahip olduklarını, dinlerini nasıl tanımladıklarını ve yaşadıklarını, Kuran ve tarihsel veriler ışığında anlamaya geçebiliriz.
Hz. İbrahim… Bu isim, Mezopotamya, Filistin ve Hicaz ( bu günkü Arabistan yarımadası ) bölgesinde önceki peygamberlerin tebliğ ettiği İslam dininin tahrif edilerek dönüştürülmesinin ardından yeniden İslam’ı tebliğ ve tesis etmek için Allah’ın o kavimlerin içinden seçtiği ve son 4000 yıldır dünyanın bu bölgesinde İslam dinini tebliğ eden peygamberlerin de atası kıldığı bir peygamberdir.
İçlerinden çıktığı Samî uygarlık olan Akad’lara tebliğinden sonra Allah’ın emri ile bu günkü Filistin bölgesine göç edip yerleşmiştir. İkinci oğlu olan İshak Peygamber ve O’nun oğlu olan Yakub ( İsrail ) Peygamberin neslinden sürekli gelen Peygamberler ile bu bölge halklarına ve çevrelerindekilere İslam’ı tebliğ etmişlerdir.
Hz. İbrahim, ilk oğlu olan İsmail’i, Mekke’ye yerleştirmiş ve Allah’ın emri ile Kabe’yi orijinal temellerinin üzerine tekrar aynı yerde bina etmişlerdir. Tek Tanrı Allah inancını, ahireti, Hac, Namaz, Sadaka, Kurban, Oruç v.b. nüsukları, helal ve haramları, iyilikleri ve kötülükleri Allah’tan aldıkları gibi insanlığa tebliğ etmiş ve yeniden hatırlatmışlardır.
Hz. İsmail de Mekke’de yerleşen kavimlere Peygamber olarak gönderilmiş ve İslam’ı tebliğ etmiştir. Konu, Kuran’da çok detaylı şekilde anlatılmıştır ve zaten Kabe’de yaklaşık 4000 yıldan beri gözler önünde durmaktadır. Ayrıca o döneme ait Hindu, Fars, Babil, Bizans, Mısır eserlerinde, Yemen Kitabelerinde, ve sözlü Arap geleneğinde de bu konu ile ilgili anlatımlar net bir şekilde bulunmaktadır.
Hz. İsmail ile Hz. Muhammed arasında geçen süre gerek Tevrat metinleri ve Kuran ayetleri gerekse tarihi belgeler ışığında yaklaşık olarak 2.500 yıl olarak hesaplanmaktadır. Mekke bölgesine Hz. İsmail ile Hz. Muhammed arasında başka bir peygamber gönderilip gönderilmediğini net olarak bilmiyoruz. Ancak Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den beri Allah inancının, Vahiy ve Peygamberlik müessesinin, cennet-cehennemin, melek-cin-şeytan kavramlarının, Kabe ve Haccın, Haram ayların, namazın, sadakanın, kurbanın, orucun, guslün hem Mekke hem de çevresindeki topluluklarda çok net şekilde bilindiği ve uygulandığı apaçık bilinmekte ve Kuran’da da anlatılmaktadır.
Yasin suresinde de açıkça belirtildiği gibi Hz. Muhammed’in kavmi o dönemde kökten cahil değil, GAFİL olarak isimlendirilmektedir. Gafil aynı zamanda Türkçeleşmiş bir kelimedir. Anlamı, gördüğü, bildiği halde farkına varmayan, ayırt edemeyen, doğruya yönelemeyen, harekete geçmeyen demektir. Cahil hiç bilmez, gafil ise bilgisi olduğu halde araştırmaz, analiz etmez, harekete geçmez, yanlışları ayıklayacak aktiviteyi sergilemez.
“ Babaları uyarılmamış bu nedenle de kendileri GAFİL olan bir kavmi uyarmak için gönderildin” Yasin-6
Evet, bu ayetten de çok açık bir şekilde görülmekte ki, Mekkeliler Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından tesis edilmiş İslam dinini kuşaklar içerisinde tahrif etmişler ve aslına benzeyen dönüştürülmüş bir din yaşamaktadırlar.
Dinlerinin temeli İslam olmasına rağmen, birçok katıp karıştırma ile İslam’a çok benzeyen ancak asla saf kendisi olmayan bir din üzeredirler. İslam’ın temel kavram ve ritüellerini uygulamaya devam etmelerine rağmen tıpkı geçen bölümde verdiğimiz tüm insan topluluklarının düştükleri hataya düşmüşler ve Allah ile beraber bir takım kişilere de kutsiyet atfetmişler ve sonraki kuşaklarda bu kişileri Allah katında din bakımından kendilerini yüceltici, Allah’a yaklaştırıcı yarı-tanrılar ( şefaatçiler, evliyalar ) edinmişlerdir. Allah’ın helal ve haram kılmadığı birçok şeyi bu kişilerin görüşlerine atfederek helalleştirmişler ya da haramlaştırmışlardır.
Şimdi, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den Hz. Muhammed’e kadar geçen yaklaşık 2500 yıl boyunca Mekkelilerin yaşadığı dinlerinin detaylı analizine geçebiliriz. Konu hakkındaki kaynaklarımız, arkeolojinin sunduğu Kuzey ve Güney Hicaz Kitabeleri, Asur, İbrani, Yunan, Fars ve Hindu kayıtları, şiirler ve atasözleri ile, İslam Tarihi kaynakları ve Kuran olacaktır.
MEKKE ve HİCAZ BÖLGESİ DİNİ ( M.Ö 2000 – MS. 610 )
İMAN ESASLARI
ALLAH İNANCI :
Hicaz bölgesi Arapları ve Mekkeli Kureyş’lilerin çok büyük çoğunluğu, Gökleri ve Yeri ve arasındakileri ve tüm insanları yaratan ve yöneten TEK TANRI ( Arapçası İLAH )’nın ALLAH olduğuna iman ederdi. Kendilerine RIZIK ve EVLATLAR verenin, ölümü yaratanın, kendilerini Cennete sokacak olanın ALLAH olduğuna iman ederlerdi.
Kâbe’yi “BEYTULLAH”, yani “ALLAH’IN EVİ” diye isimlendirmişlerdi.
Tüm yeminlerini ( sözleşmeler de dahil ) “VALLAHİ”, yani “ALLAH’A YEMİN OLSUN” diyerek yaparlardı ve bu katî bir bağlayıcılık içerirdi.
ABDULLAH, yani “ALLAH’IN KULU” çocuklarına en çok koydukları isimlerdendi ki Hz. Peygamberin babasının adı da buydu.
Dedesi Abdulmuttalib (anlamı, İsteklerin-duaların Sahibinin Kulu ), Hz. Peygamber doğduğu gün onu kucağına alıp Kâbe’nin yanında aşağıdaki meşhur şiiri söylemiştir.
“Bana böyle güzel bir erkek evlat veren
Allah'a Hamd ederim,
Beşikte, büyük çocuklara efendilik yapan bu çocuğu,
En güzel erkâna sahip olan bu evde (Kabe'de) korurum.
Tâ ki onu gençlerin lideri ve yükseklere ulaşanı olarak göreyim!
Onu her türlü kötülükten, gözleri keskin kıskançlardan korurum.”
Hz. Peygamberin an azılı muhalifi Ebu Cehil’in, Bedir savaşına çıkarken, daha sonra içlerinden çoğunun Allah’a teslim olup iman ettikleri ve onlardan rivayet edilen 1000 kişilik ordusunun önünde, zafer için kurban ettiği 10 deveden sonra ellerini göğe kaldırıp yaptığı dua şöyledir:
“ Ey Kâbe’nin Rabbi olan Allah’ım, biz Senin yolundayız, Muhammed ve beraberindekiler de Senin yolunda olduklarını söylüyor. Dini bozup, akrabalık bağlarını kim kopartmış ise, ve dinin hakkında kim yalanlar uyduruyorsa, Sen yarınki şavaşta o tarafı helâk et”
Mekkeli Arapların Allah inancına yönelik Kurân ayetlerinden bazıları da aşağıdaki gibidir:
“Eğer onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneş’i ve Ay’ı kim hizmetinize âmade kıldı?" diye sorarsanız, elbette "Allah!" diyeceklerdir. Öyleyse nasıl oluyor da bu gerçekten uzaklaştırılıyorlar?” ANKEBUT-61
“Yemin olsun, eğer onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesinlikle şöyle diyeceklerdir: "Onları, Azîz ve Alîm olan Allah yarattı!" ZUHRUF-9
“Andolsun, onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?” ZUHRUF-87
“Andolsun onlara: "Gökten su indirip de ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?" diye soracak olursan, tereddütsüz: "Allah" diyorlar. De ki: "Hamd Allah'ındır." Hayır, onların çoğu akletmiyorlar.” Ankebut-63
“De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?” YUNUS-31
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in risaleti öncesi Araplarında Allah inancı ismi ile ve sıfatları ile tam olarak vardır. Peki onların içinde bulunduğu durum yani “şirk” nasıl gerçekleşmişti. İman konusunda Allah’a nasıl şirk koşuyorlardı. Allah inançlarının yanında, yarı-tanrılar, rabler edindikleri taş ve tahtadan heykellerle sembolleştirdikleri, Hubel, Lat, Menat, Uzza gibi birçok isimler verdikleri kimlerdi.
Hicaz Arapları da tıpkı kendilerinden önceki ( ve sonraki ) insanların büyük çoğunluğunun düştüğü aynı hatayı tekrarlamışlardır. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den sonra, EN YÜCE TEK TANRI ( Allah ) inançlarını korumuşlar fakat geçen süre içerisinde, din adamlarını, melekler gibi dini kavramları, kabile reislerini, önemli şahsiyetleri, kahramanlarını dini ve milli gayretlerle önce aşırı yüceltmişlerdir. Geçen kuşaklar içinde de bu aşırı tazim ve yüceltme sonucu onların Allah katında kendileri için faydalar sağlayan kişiler ve semboller olduğuna ve onların da içinde olduğu bu din ile kurtuluşa ereceklerine inanmışlardır.
Allah ile beraber onlar anılmadığında ya da Allah’ın dini konusunda onların görüşlerine ve hükümlerine uyulmadığı takdirde EKSİK İMAN ve EKSİK DİN üzere olunacağına kati bir şekilde iman etmişlerdir.
Bize kadar ulaşan arkeolojik kalıntılar, kitabeler, sözlü efsaneler, İslam tarihi kayıtları da göstermektedirki Lat, Menat, Uzza gibi isimler, Arapların geçmiş kuşaklarında yaşamış ulu evliyalar diye adlandırdıkları sâlih ve dindar kişiler olup, zaman içinde “onlar aslında meleklerdi” ve “melekler dişidir” inançları ile isimlerini de dişileştirilerek ALLAH katında şefaatçiler, yükselticiler, aracılar olduklarına iman edilmişler ve bu vasfa ulaştırılmışlardır.
Bu konu, Kuran’da NECM Suresinin 19 – 32. Ayetleri arasında çok net bir şekilde anlatılmaktadır.
Ayrıca Hicaz, Yemen ve Mezopotamya bölgesindeki hemen her kabilenin zamanında kendi içlerinden çıkmış sâlih ve dindar kişilerden, kahramanlarından aynı şekilde kutsiyet atfettikleri ve isimlendirdikleri şahıslarda bulunmaktaydı. Bu kabileler her yıl Allah için yaptıkları en büyük ibadet olduğuna inandıkları Hac zamanında ziyaret ettikleri Kâbe’de, bu “ulu kişlerin, evliyalarının, şefaatçilerinin” de yanlarında olması gerektiği inancı ile onları sembolize eden resimleri ve heykelleri yanlarında getirilerdi.
Ticaret ile geçinen ve ticaret dehası olan Mekkeliler, yüzyıllar içerisinde bu Hac ibadetini de dev bir fuar ve pazara dönüştürmüşlerdir. Her yıl çevreden gelen on binlerce hacı için onların bu yarı-tanrılarının heykellerini Kâbe’ye yerleştirerek, mutlak manada bağlılığın artarak devam etmesini ve tabii ki siyasi ve ticari etkilerinin de katlanmasını sağlamışlardır.
Müşrik Arapların hiç birisi Allah’ı inkar etmemiş, O’nun her şeyi yaratan ve yöneten tek İlah olduğunu kabul etmiş, O’nun, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile gönderdiği dininin mensupları olduklarını hep savunmuşlardır. Yarı-tanrılaştırdıkları o isimlerin asla İlah olmadığını, onların Allah’ın verdiği yetki ile kendilerini Allah katında yüceltecek ve onların Allah’a ulaşmasına aracı olacak “ulu kişiler, melekler, evliyalar” olduklarını söylemişlerdir. ( Tıpkı kendilerinden önceki ve sonraki birçok insan gibi, Yahudiyiz, Hristiyanız, Müslümanız diyen birçoklarının birebir aynen yaptığı gibi )
Tabii ki, Hicaz Araplarının büyük çoğunluğu bu şekilde bir Allah ve ahiret imanına sahip oldukları halde, her insan toplumunda olacağı gibi çok az oranda farklı inançlara da sahip kişiler ve küçük gruplar da vardı.
Dehrîler denen zamanın ateistleri, Hristiyan ve Yahudi olanlar, desitler ( Allah’a inanan fakat vahiy, peygamberlik ve nüsuklara inanmayan ), Allah’a inanıp ahirete inanmayanlar ve tenasüh inancına sahip olanlar (re-enkarnasyoncular ) da o toplumlarda yaşamaktaydılar ve Kuran’da bunlara hitap eden ayetler de bulunmaktadır.
Bir de, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile tesis edilen İslam dinine, âlemlerin tek İlahı ve tek Rabbi olan Allah inancına ve ahirete iman eden, sahte yarı-tanrı isimlendirmelerini ve Mekkelilerin katıp bozdukları din anlayışını kökten reddeden ve Allah ile başka hiçbir ismi anmayan Hanif müminlerde çok az sayıda olsa da o toplumda yaşamaktaydılar.
Sonuç olarak tüm veriler göstermekte ve Kuran’da tasdik etmektedir ki, Hz. Peygamber öncesi Hicaz Araplarının dinlerinin iman esası, gerek kendilerinden öncekilerin gerekse kendilerinden sonra gelen insan kuşaklarının çoğunun yaşadığı dinden hiçbir farkı yoktur. İsimlendirme ve mekân farklılıklarından başka dinlerinin TANRI ( İLAH ) inancı tamamen aynıdır. Yarı-tanrılaştırdıkları ünvanlar ve onlara yükledikleri anlam ve misyon da tamamen aynıdır.
Bir sonraki yazımızda, o dönemdeki Müşrik Arapların, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete, Meleklere iman esaslarını ve ibadet ritüellerini ( nüsuklarını ) incelemeye devam edeceğiz inşaAllah.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder